Hoşgeldiniz

21/11/2009

ANU YEMENDİR, GÜLÜ ÇEMENDİR...

Göçmen kuşları misali memleketten memlekete, diyardan diyara olan yolculugumuzun yeni bir konağındayız… burası uzak, cok uzak bir memleket… burasi icin tarihimizde ne acılar cekilmiş, ne kanlar dökülmüş… buraya gelen bir daha dönememiş… Buranın adına nice türküler söylenmiş, nice ağıtlar yakılmış… burdan sonra kara bitiyor, uçsuz bucaksız okyanuslar başlıyor… adeta dünyanın bittiği yer burasi…

 

Evet burası Yemen… haritadan arayanlar için söyleyeyim… Arap yarımadasında Suudi Arabistan’ın hemen altında Yemen… Yemen’den sonra Umman Denizi basliyor ki taa kutuplara kadar gidiyor…

 

Buraya neden geldim… ne arıyorum bu diyarda… rüyamda görsem inanmayacağım bu yolculuğa neden çıktım… bu maceraya nasıl yuvarlandım ben… evet, rüyamda görsem inanmazdım ama işte 4 saatlik bir uçak yolculuğundan sonra kendimi Yemen’in başkenti Sana’da buluverdim… 5 gündür buradayım ama sanki 500 gündür burada yaşıyorum, o kadar ki sıkılmışım…

 

Daha önce onlarca ülke gören, onlarca kültürle tanışan ben ilk defa bu kadar şaşırıyor, gördüklerime akıl sır erdiremiyorum… bundan sonra, medeniyetten mahrum olmanın ne olduğu sorulsa bana, kültürsüzlüğün ne olduğu sorulsa, tembelliğin, miskinliğin, kirliliğin, bakımsızlığın, sefaletin, fakirliğin ne oldugu sorulsa bana, cevabım direkt Yemen olur… bir şehir ancak bu kadar itici hale getirilebilir, bir halk kendini ancak bu kadar sefil hale sokabilir… Veysel Karani’nin diyari ancak bu kadar kirletilebilir, adına yakışmaz bir hale dönüştürülebilir… İnsan buraları görünce Osmanlı’nın bu topraklar icin yüzbinlerce vatan evladını ölüme göndermesini sorgulamadan edemiyor…

 

Bir halk düşünün ki, öğleden başlayarak gece yarısına kadar “qat” adını verdikleri uyuşturucu bir ot çiğnesin… Yanaklarını o otla balon gibi şişirsin ve keçiler gibi sürekli geviş getirsin… kendinden geçmiş bir halde saatlerce yarı baygın yaşasın dursun… Efsunlanmış insanlar hayal edin… herbirinin önünde 20 cm uzunluğunda burnu kıvrık hançerler olsun… Bunu da erkeklik sembolü olarak görsün ve o hançer kınından çıktığında mutlaka kan dökülmesi gerektiğine inansin…

 

Bir şehir düşünün ki yabancı devlet elçiliklerinin bulunduğu semt, yani Ankarada’ki Çankaya misali, toz toprak içinde olsun, adeta belediye çöplüğünü andırsın… bir trafik düşünün ki saniyede yüz korna çalsın… hiç bir kurala, hiç bir kaideye uyulmasın… trafik polisi denen bir olgu olmasın… herkes kafasına göre hareket etsin… bir şehir düşünün ki halkının nerdeyse onda biri dilenci olsun… her sokak köşesinde yerlerde sürünerek uzansınlar ve yerlere çömelerek elleriyle yemek yesinler…

 

Evet Yemen işte böyle bir yer… Yemen’le ilgili ilk izlenimlerim bunlar işte… ve ben böyle bir yerde 2 sene yaşayacağım… ya bu hayata ben de adapte olup sevmeye çalışacağım ya da bu 2 senenin bitmesi için her gün şafak sayacağım… Şu anda kendimi Enver Paşa’yla birlikte Arabistan seyahatine çıkan Falih Rıfkı Atay gibi hissediyorum… Atay’ın Zeytindağı adlı eserinde yaşadığı halet-i ruhiyeyi yaşıyorum… Falih Rıfkı o eserinde Arapların içerisinde yaşadığı koyu sefaleti ortaya koyar ve bunu bir Arap-Doğu medeniyeti düşmanlığı duygusuyla dile getirir… İnşallah ben de onun gibi olmam buradan sonra…

 

Kendime bir ev kiraladım burada… bir uydu anteni alıp Türk televizyonlarını izlemeye başlarsam, en azından evimde bulunduğum süre içerisinde bu sefih şehirden birazcık uzaklaşabilirim belki…

 

Burası ikinci Arap memleketi yaşadığım… Yemen’i gördükten sonra Suriye bana çok daha güzel ve temiz geldi açıkçası… daha önce de Kırgızistan’da ve Hollanda’da yaşamıştım belirli sürelerle… ayrıca Amerika, Belçika, Tayland, Singapur, Malezya, Endonezya ve Avustralya’yı çok kısa sürelerle olsa da görmüştüm… bütün bu tecrübelerimden sonra ulaştığım sonuç şu oldu: dünyada Türkiye kadar güzel, Türkiye kadar temiz, Türkiye kadar cezbedici, Türkiye kadar yaşanılası başka bir ülke yok… daha once bunu birisinden duysam milliyetçilik yapıyor diye düşünürdüm… ama işte ben tüm samimiyetimle ilan ediyorum ki, bunu kim söylüyorsa doğru söylüyor, ben şahidim, ben kefilim… ne mutlu onlara ki yaşadıkları o güzel yerlerin değerini bilir, içinde bulundukları o nimetin şükrünü eda ederler…

 

Ahh Akdeniz… Ahh güzelim Dörtyol… ahh portakal çiçeği kokulu diyarım… ben senden nasıl ayrıldım, nasıl uzaklaştım senden… ben sensiz nasıl yaşarım Dörtyolum… sensizliğe nasıl dayanabilirim ben… o yeşil manzaralarını, o temiz havanı, o parlak güneşini, o sağnak yağışını, o mavi denizini, o heybetli dağlarını nasıl unutabilirim…

 

Bir çift turna gördüm durur dallarda

Seversen Mevlayi kalma yollarda

Sizi bekleyen var bizim ellerde

Bizim ele doğru gidin turnalar

 

Ben de kuzeye uçan turnalarla selam gönderiyorum bizim ellere… ben gidemiyorum onlar gitsinler o cennet diyarlara…

 

En kısa sürede o cennet ellerde tekrar buluşmak üzere, bu karanlık Yemen gecesinden hepinize sevgilerimi yolluyorum…

18/11/2009

YİNE AYRILIK, YİNE AYRILIK...

Ya habibi… ya habibi… Arap müziğinin belki de en meşhur sesi Um Kalsum’un en sevdiğim şarkısının (Elfu Leyli ve leyl= Binbir gece) ilk kelimeleri bunlar… Halep’te yaşadığım 3 sene içerisinde en fazla dinlediğim şarkılardan biriydi bu… insanda hem kavuşma sevinci hem de ayrılık hüznü uyandıran muhteşem bir şarkıdır bu değerli parça…

 

Ayrılık demişken, ayrılık rüzgarlarının yine esmeye başladığını belirtmeliyim burada… Bir sonbahar sabahı vardığım Halep Şahba’dan yarın ayrılıyorum… bu gece son gecem… bu gece Halep’in ışıkları daha bir hüzünlü geliyor bana… bu gece dinlediğim duyduğum her ses, dinlediğim her şarkı bana hazin bir müziğin acı terennümlerini çağrıştırıyor…

 

Halep dönemini de geride bırakıyorum artık… 29 yaşındayken gelmiştim buraya, 32 yaşımdayken ayrılıyorum… yolun yarısına daha bir yaklaştığımı hissediyorum artık… Bir daha ne zaman dönerim buraya, ya da döner miyim bilemiyorum… acı, tatlı nice hatıraları barındırıyor Halep dönemi yüreğimde…

Halep’i özleyeceğim… Kalesi’ni, çarşılarını, insanlarının sıcaklığını, tarihin uzak derinliklerinden fışkırarak çıktığı izlenimi uyandıran tarihsel yapılarını, her şeyini…

 

Adapte olamadığım tek yönü insanlarının sosyal yaşamıydı… Gündüzün büyük bölümünde uyuyup gece ayaklanan, eğlenen insanları bana hep acayip geldi, alışamadım… Malum Türkiye’de saat 22 ya da 23 oldu mu, ortalığı koyu bir sessizlik kaplar, etraftan el ayak çekilir, insanlar yatak odalarının yolunu tutarlar… Burada gece saat 02:00’de dahi yollarda trafik sıkışıklığı yaşanıyor, tüm restoranlar, kafeler tıklım tıklım doluyor ve insanlar saatler süren sohbetlere dalıyorlar…

 

Halep’i sevdim ben… umarım o da beni sevmiştir… yarın tokalaşıp, öpüşüp ayrılacağız birbirimizden… Allah bir daha kavuşmayı nasip eder inşallah… Güzel bir Kerkük türküsünü dinliyorum şu anda… diyor ki;

 

“Giderem ben Tebriz'e

A balam bana bak bana bak

Bir dahi gelmem size

Dön geri bak geri bak

Şirin'in tatlı dili

A balam bana bak bana bak

Yadigar kalsın size

Dön geri bak geri bak

 

Giderem ben Şiraz’a

A balam bana bak bana bak

Dayanamam bu naza

Dön geri bak geri bak

Gel koklaşak sarı kız

A balam bana bak bana bak

Belki gelmem bu yaza

Dön geri bak geri bak”

 

İşte buradan açıklıyorum size… Ben giderem Yemen’e… evet… Halep’ten Yemen’in başkenti Sana’ya gidiyorum… Orada 1-2 sene kalacağım inşallah… bakalım Sana’da beni neler bekliyor… Bakalım neler göreceğiz, nelere şahit olacağız orada… Bişkek… Halep… Şimdi de Sana… Şair ne demiş… Bugün bana yarın Sana…

 

Bu gece artık son gece… geçmişimde çok fazla yaşadığım gecelerden biri daha… İlkokulu 4 ayrı okulda, ortaokulu 2 ayrı okulda, liseyi 2 ayrı okulda okuyan, askerliği 2 ayrı yerde yapan, 2 ayrı işte çalışan ve son işi dolayısıyla 2 ayrı yerde yaşayan benim için bu ayrılık gecelerinin çok sıradanlaşması beklenir değil mi… ahh hayır… her bir ayrılık gecesi benim yüreğimin bir parçasını eritir, saçlarımın bir bölgesini ağartır, yüzüme bir kırışıklık daha katar…

 

Peki unutuyor muyum geride bıraktığım yerleri, geride bıraktığım kişileri… hayır asla… burada yaşadığım süre içerisinde ilkokul 3-4-5.ci sınıfları okuduğum ilkokula 2 defa gittiğimi geride kalan yazılarımdan bilirsiniz… Akabinde Ortaokul 2. ve 3.cü sınıfı okuduğum kasabaya da uğradım…

 

İnsandan geride kalan ne oluyor… her şeyin sonunda insana kalan ne… bir iz… evet o iz iyilikle anılırsa ne ala… o iz kötülükle özdeş anılırsa ne fena… milyonlarca yıl ömrü olan bu ihtiyar dünyaya içerisinde bulunduğumuz 60-70 senelik bir periyoda yaşamamız için gelmişiz… 50 yıl sonra varlığımızdan kimsenin haberi olmayacak… heyhat… olsa ne yazar… herkes her gün ismimizi ansa ne olur… biz gittikten sonra… 50 sene önce bu topraklarda yaşayan kimin ismini cismini biliyoruz ki…. Nüfus kayıtlarındaki, tapu kayıtlarındaki isimler sürekli değişmiyor mu…

 

Geçenlerde bir arkadaşımdan dinledim… çok etkilendim… Geçmişte insan ömrü 900-950 sene sürermiş… O zamanlar son 300 sene insanlar dünyadan elini eteğini çeker, ölümü beklerlermiş… dünyaya ait hiçbir bir şey de yapmazlarmış… hatta yaşamak için kendilerine bir kulübe bile yapmak istemezlermiş… nasıl olsa ölüm yakınlaştı diye… O dönemde bir alim çıkmış demiş ki… “bir zaman gelecek insan ömrü 60 yıl olacak… ama o 60 yıl içerisinde insanlar nice büyük binalar, gökdelenler, fabrikalar, yollar yapacaklar… yani sizin 900 senede yapamadığınızı onlar 60 senelik bir ömürde yapacaklar…” bunu duyanlar demiş ki: “gerçekten inanılmaz… bizim 60 sene ömrümüz kalsa biz alnımızı secdeden kaldırmayız… her an ölecekmişiz gibi düşünürüz…”

 

İşte böyle… Zaman denen şey çok hızlı akıyor… 60 senelik ömür gerçekten kısa… bu kısacık ömür içerisinde ne çok şey yapıyoruz, ne çok şey yapmak istiyoruz… bizdeki hırs 900 sene ömrü olanlarda yok…

 

Bu herc-ü merc içerisinde etrafımızdaki dünyadan tamamen soyutlanıp, kendimizi zindanlara düşmüş mahkumlara çeviriyoruz… güneşin doğuşunu ve batışını bile takip edemiyoruz… üzerimizde yıldızlar parlıyor, rüzgarlar ağaçların yapraklarını kıpırdatıyor, serçeler ötüşüyor sabahları yeşil dallarda, kediler miyavlıyor dışarılarda bir yerde, köpekler uluyor koyu karanlıklara, cırcır böceklerinin sesleri kesilmiyor kör şafaklara dek, ama biz ama biz işte bunların hiçbirinin farkına varamıyoruz, hiç birinden haberdar olamıyoruz…. Varsa yoksa etrafımızı saran soğuk duvarlar… öfke kusan odalar… Biz para kazanmak için sağlığımızı kaybediyoruz, sağlığımızı tekrar kazanmak için ise tüm paramızı…

 

Halep dönemini burada kapatıyorum işte… yarın son perdeyi çekeceğim… son selamı verip Halep sahnesinden çekileceğim… 15 gün Türkiye’de kaldıktan sonra ver elini Yemen diyarı… Anu Yemen’dir Gülü Çemendir… giden gelmiyor acep nedendir…

 

Bu vesileyle, Halep’te birlikte çalıştığım tüm arkadaşlarımı en içten, en yürekten duygularımla selamlıyor, yolu sevgiden geçen herkesle ileride bir gün tekrar buluşmayı diliyorum…

22/3/2009

ZAMAN MAKİNASI...


Geçmişten bu yana hayalini en fazla kurduğum şeylerden biriydi zaman makinası… imkansız olduğunu bilsem de her daim aklımın bir köşesinde saklı kalmıştır bu hayalim… öyle bir makina olmalıydı ki, ekranına hangi tarihi yazsam beni o zamana götürmeliydi…

Mesela 1977 yılı Nisan ayına ait bir tarihi yazdığımda beni Viranşehir’e götürseydi… henüz dünyaya gözümü açtığım o ilk günlere… kuzular peşinde koşturduğum o sarı başaklı tarlalara… 1983 yılını girdiğimde beni Mersin-Gökçebelen köyü okuluna giderken yalnız başıma yürüdüğüm o dikenli patikalara götürseydi… hani yağan yağmurla birlikte yarı boyuma ulaşan dereleri geçerken yaşadığım o korku dolu anlara… 1988 tarihini girdiğimde beni Tarsus-Baltalı Köyü yollarına savursaydı, hani her sabah o çocuk ruhumdan taşan aşkla koşarak okula gittiğim o toprak yollara…

 

Ekrana 1989 yılı Haziran ayını girdiğimde beni, Manisa yollarına düşmüş sarı renkli bir Ford kamyonun kasasında geçirdiğimiz o karanlık geceye götürseydi… hani yorgunluktan ve uykusuzluktan düşen başımızı koymaya yer bulamadığımız o yıldızsız geceye… 1991 yılını girdiğimde beni, basan karanlık örtüyle korkunç bir siluete dönüşen Manisa’nın o iç karartıcı Spil dağına bakarken durduğum o yurttaki pencere kenarına götürseydi… hani her akşamüstü çok uzaktaki ailemi düşünüp de gözyaşlarına boğulduğum o zamanlara…

1992 yılı Ocak ayını girdiğimde beni, otobüste geçen 18 saatlik yolculuğun ardından sabahın erken saatlerinde doğudan doğan güneşin yüzümüze vurmasıyla mahmurlu gözlerimizi açtığımız o sarımtrak anlara götürseydi… hani aileme yaklaştığım her saniyeyle birlikte içimdeki heyecan dalgasının daha bir kabardığı o güzel anlara…

1996 yılını girdiğimde beni, İstanbul’da Bebek sahilinde denize bakarak yürüdüğüm o sabahlara götürseydi… hani denizden esen sabah rüzgarını tüm vücudumda hissettiğim o anlara…

1997 yılı Ağustos ayını girdiğimde beni, Viranşehir’deki avlumuzda “taht” üzerinde oturup da günlük yazdığım o akşamüstlerine gitseydim… hani batışa yaklaşan güneşin ufukta meydana getirdiği pembe-mor arası ışık huzmesine bakıp da hüzünlendiğim o anlara… 

1999 yılı Temmuz ayını girdiğimde, Dörtyol’daki o küçük evimin küçük odasında cırcır böceklerinin seslerini dinleyerek uyuduğum o yalnız, o sessiz gecelere ulaşsaydım… hani tabiatın o ürkütücü sessizliğinin ruhumu çepeçevre sardığı o hüzünlü gecelere… 2000 yılı Haziran ayını girdiğimde beni, Mersin’de askerlik görevini yaptığım sırada nöbetçi subay olarak kaldığım gecelerde Akdeniz’in bir uysal kedinin mırıltısını andıran dalga seslerini dinlerken uzaklara baktığım o pencerenin önüne götürseydi… hani giderek ninniye dönüşen o mırıltıyı duyup uyuduğumuz o sessiz gecelere…

2001 yılı Mayıs ayını girdiğimde beni, Viranşehir’de sınavlara çalışmak için çıktığım damüstüne götürseydi… hani “umutsuzluk girdabının derinliklerinde kıvranan bana, teselliyi, kendisi teselliye muhtaç babamın verdiği” o hazin anlara… 2001 yılı Ekim ayını girdiğimde beni, Mersin-Ankara arasında mekik dokuduğum o umutsuzluk döneminde yolculuk ettiğim Lüks Mersin Seyahat otobüsünün 4 numaralı koltuğuna oturtsaydı… hani her seferinde “acaba bu son mu?” diyerek uykusuzluktan yorulan gözlerimi açtığım o yalnız sabahlara…    

2005 yılını girdiğimde beni, yazın birkaç gün tatil yapmak üzere Bişkek’ten Issık-kul’a giderken geçtiğim o harika dağ manzaralı yollara savursaydı… hani, her 50 km bir durup müthiş tatlı kavunları yediğim o güzel yollara… 2008 yılını girdiğimde beni, sabahın ilk saatlerinde Halep’e giderken geçtiğim Kırıkhan-Reyhanlı arasındaki yolda gözümü kamaştıran güzelim güneşin o sarışın ışınlarını tüm benliğimle hissettiğim o saatlere götürseydi… hani tarlalara konmuş çadırlarda yaşayan o gariban insanlara bakıp da hüzne boğulduğum o zamanlara… 2008 yılı Ağustos ayında beni, Mersin Erdemli’den Tarsus’a dönerken bir akşamüstü geçtiğim o yolda düçar olduğum o stres dolu anlara götürseydi…



İşte böyle… böyle bir zaman makinası olsaydı elimde… ama böyle bir şey icad edecek mucitten şiddetle bir şey talep ederdim… aman ha, gittiğim zamanlara takılıp kalmayayım… arzu ettiğimde yine şimdiki zamana dönebileyim… yoksa geçmişimde yaşadığım çoğu hüzünlü o zamanları birebir tekrar yaşamaya vallahi ne gücüm var ne de takatim…

Düşünüyorum da, elimizde zaman makinası yok ama en az onun kadar etkili iki şey var… bunlardan biri “şarkılar” diğeri ise “parfümler”… geçmişte herhangi bir dönemde dinlediğim bir şarkıyı çok sonraları tekrar dinlediğimde yine o eski dönemdeki anlara anında ışınlanıyorum ve ilginçtir o anları tekrar yaşıyorum… ya da geçmişte herhangi birisinin üzerinde kokladığım bir parfümün kokusunu yıllar sonra başka bir yerde duyduğumda anında geçmişteki kişiyi hatırlayıp onunla yaşadığım anlara gidiyorum…

O yüzden geçmişimde hatırlamak istediğim anlar olduğunda o döneme ait şarkıyı çalıyorum… işte o zaman adeta uyuşturulmuşçasına bugünle tüm bağlantılarım kopuyor, eskiye doğru yolculuğa çıkıyorum… her dönemin bir şarkısı var hafızamda… Barış Manço’nun “dağlar dağlar” şarkısı beni direkt 1991 yılına götürüyor mesela… “duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini” şarkısı beni 1993 yılında yaşadığım Manisa-Salihli’ye, Yaşar’ın “Divane”si beni 1997 yılında kısa bir süre kaldığım Ankara-Polatlı’ya, Orhan Gencebay’ın “Beni Böyle Sev”i beni 1999 yılında yaşadığım Hatay-Dörtyol’a, “Yedi Karanfil-6” kaseti beni 2001 yılında yaşadığım Mersin’e götürüyor… “yorgunum dostlarım yorgunum artık, vefasız yıllara dargınım artık” şarkısı her daim beni Manisa-Viranşehir arasındaki otobüs yolculuklarına götürür beni mesela… ilginç bir tesadüftür ki, her yolculuğumda Birecik’ten geçerken sabahları, güneşin ilk ışınları gözlerimize vururken, açılan radyodan hep bu güzel şarkı yankılanırdı…

O yüzden bu şarkılar nazarımda çok değerlidir… o kadar ki, değerlerine paha biçilmez…

Parfümler de bir o kadar etkilidir, geçmişe ışınlanma açısından… sevdiğim insanları hiç unutamamamda parfümlerin büyük rolü vardır… ben ilkokul öğretmenimi parfümü sayesinde her daim hatırladım, hiç unutamadım… bazen parfümerilere uğradığımda sevdiğim insanlarla geçirdiğim o anlara dönmek için onların parfümünü koklarım mesela… ve anında yanında bitiveririm onların… o parfümü kokladığım sürece onlarla beraber olurum adeta…

İşte böyle… zaman makinası henüz icad edilmedi ama onun yerini tutacak iki şey var elimizde… ben şimdilik bu ikisiyle idare etmeye çalışıyorum… peki ya siz ne yapıyorsunuz…?

9/1/2009

AKŞAM HÜZNÜ...

Akşama akan bir vakitteyim yine… sonsuzluğa uzanan denizin sahilinde ayaklarımı ileriye uzatmış, arkama yaslanmışım… deniz dalgalarının sahile vururken çıkardıkları uğultulu ses yankılanıyor kulaklarımda… çok uzaklarda birbiri ardınca uzanan yüksek sıradağlara takılmış gözlerim… bir şarkının hüzünlü nağmeleri yayılıyor dalga dalga…

“Kimseye etmem şikayet

Ağlarım ben halime

Perde-i zulmet çekilmiş

Korkarım ikbalime…”

Güneş yavaş yavaş batışa yaklaşıyor… gölge boyu geçen her saniyeyle birlikte uzuyor da uzuyor… karanlığın o soğuk ve ürkütücü eli giderek her yanı sarmaya başlıyor… kasvetli bir hüzün çöküyor Akdenizin bu şirin ilçesinin üzerine… 

Bir güne, bir gündüze daha veda etme vakti geliyor işte… güzel, güneşli bir gündüze veda etmek bir dosttan, bir sevgiliden ayrılmak kadar zor geliyor bana… ufuktaki güneşin batmadan önceki son saniyesi ile “elveda” dediğin bir sevgilinin son bakışı bana aynı hüznü veriyor… 

Hava giderek soğumaya yüz tutuyor… soğukça bir rüzgar hemen 15 metre uzağımdaki kamışları gitgide artan bir şiddetle dalgalandırıyor… 

Akşam hüznü çöküyor dağlara… giderek ürpertici bir karartıya dönüşüyorlar… sahile vuran dalgaların sesi gittikçe daha bir şiddetleniyor… Ucu bucağı görünmeyen denizin mavi rengi her geçen saniyeyle birlikte koyulaşmaya, renksizleşmeye başlıyor… 

Ve işte güneşin kırmızı bir topa dönüşmüş hali deniz-ufuk çizgisine dokunmak üzere… güneşin kayboluşuna adeta isyan edercesine cıvıldaşan onlarca serçe etrafımda kavisler çizerek uçuşuyorlar…   

Akşam karanlığı basıyor tabiatın her tarafına… Hazin bir sessizlik yayılıyor derinden derine her yanına doğanın… İçimi bir titreme kaplıyor… 

Sessizleşip kimsesizleşen yollar, yürek burkucu bir kasvete bürünen heybetli dağlar, koyulaşıp renksizleşen mavi deniz, ufukta küçük bir al topa dönüşen güneş, sahile giderek artan bir gürültüyle vuran dalga sesleri vücuduma tuhaf bir ürperme hissi yayıyor… 

Ve güneş veda etti işte… gerisinde mor-pembe arası renkte bir ışık hüzmesi bırakarak… bir dostun son bakışının insan üzerinde bıraktığı hüzünlü duygu hüzmesi misali… 

Bir gün daha geçti işte… hayatımızın bir döneminin geride kalması gibi… kişisel tarihimizde çevrilen bir sayfa misali…  

Hüzne boğulmuş batı yönüne dönmüş başımı doğu tarafına çeviriyorum…

Aman Allahım… ne görüyorum ben…

Nur misali aydınlık bir ay doğuyor karanlık dağların arasından…

Hüzne garkolmuş ruhum aydınlanıyor birden… içimde bir umut fişeği ateşleniyor hayret verici bir hızla…

Bu bir işaret, bir mesaj mı acaba?

“Batan güneşin arkasından ağlayacağına, doğan dolunaya bakıp sevin…” diyen…

16/12/2008

SABIR...

Ne kadar uzun zaman geçmiş yazmayalı… ne kadar uzun süre olmuş bu cefakar dostumu terk edeli ahh… belki de benim bu sitemi terk ettiğim gibi, bu sitemi takip eden okuyucularım da bırakıp gitmişlerdir başka diyarlara, başka ellere… ne yapsınlar ki… sitenin sahibi, mahallenin muhtarı, geminin kaptanı terkeyledikten sonra onlar ne yapsınlar ki…

 

Günler geçti, haftalar, aylar geçti… mevsimler değişti… giden gitti…

 

Değişen mevsimler bana hep bir insan ömrünün basamaklarını çağrıştırır… bahar insanın çocukluk ve gençlik çağları gibidir… cıvıl cıvıl, şen şakrak… hiç bitmeyecekmiş gibi sanılan… önü, berisi pek düşünülmeyen…

 

Yaz mevsimi ise insanın 30-50 arası yaşlarını anımsatır bana… olgunluk yaşına denk gelen… gençlik döneminin bittiğinin, artık geride kaldığının kabul edilmekte zorlanıldığı, ihtiyarlığa akan zamana yaklaşıldığının düşünülmek istenmediği bir çağdır bu dönem…

 

Şair bu dönem için yazmıştır o hüzünlü şiirini:

 

“Şakaklarıma kar mı yağmış ne var…

Benim mi Allahım bu çizgili yüz

Ya gözler altındaki mor halkalar,

Neden bana düşman görünürsünüz

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar…”

 

Sonra yaş birden 60’a merdiven dayayıverir… işte o hiç istenmeyen sonbahara, hazan mevsimine adım atılmıştır artık… işte o zaman geri vitesi olmayan bir arabaya binildiğinin farkına varılmaya başlanmıştır… geride kalan kalmıştır… giden gitmiştir… unutulan unutulmuştur… artık kendi derdine düşme vakti gelmiştir…

 

Ve son durak… nihai basamak… mevsim kışa dayanmıştır… çocukluk çağı, gençlik dönemi ne kadar da uzak görünmektedir artık… gülen yüzler solan fotoğraflarda donmuş kalmıştır… dünya toz boran olmuştur… buz gibi soğuk bir rüzgar insanın yüzünü keskin bir bıçak misali kesmeye başlamıştır… insanın ruh hali, şubat ortasında bir akşam vakti dört dağ arasında tipiye yakalanan bir yolcunun durumu gibidir… uzaklardan yaklaşan aç kurtların korkunç ulumalarını duyan… saniye saniye ürkütücü sonun yaklaştığını hisseden insanın ruh hali…

 

İnsanlık tarihi ibretlik hikayelerle doludur… bu bayramda Urfa Viranşehir’de bulunan türbesini ziyaret ettiğim Hz. Eyyub Peygamberin hayatı misali…

 

Türbede okuduğum hayatı bana çok ilginç geldi… Hz. Eyyub gençliğinde sonsuz mal ve mülke sahip olarak varlık içerisinde yaşarmış ve bunun şükrünü eda edermiş… bir gün şeytan Allah’a “bu kadar malı mülkü kime versen şükreder, bundan kolay ne var ki, Eyyubun gerçekten şükreden biri olup olmadığını ancak malı mülkü gidince anlarsın” demiş…

 

Bunun üzerine imtihan amacıyla Allah’ın emriyle Eyyub’un tüm serveti berhava olmuş, malı mülkü talan olmuş, hayvanları telef olmuş, üstüne de kendisine öyle bir hastalık isabet etmiş ki, o güne kadar görülen bir şey değilmiş… Eyyub’un tüm vücudu kurtlarla kaplanmış… vücudundan kan ve irin akmaya başlamış… karısı bir zamanlar sadaka verdiği kimselerin evine hizmetçi olmak için başvurmuş… O yörenin sakinleri Eyyub’dan kaçmaya, ondan uzaklaşmaya başlamışlar…

 

İşte o berbat, o umutsuz halde bile Hz. Eyyub’un dilinden isyan ettiğine dair bir söz duyulmamış… tek söylediği söz şu olmuş… “Allahım bana bu hastalık müptela oldu… şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin…” bunun üzerine Allah üzerindeki o hastalığı kaldırmış, malını ve mülkünü misliyle geri vermiş… çünkü sabrın timsali peygamber, sabır sınavını başarıyla geçmiş…

 

İşte böyle… atalarımız boşuna dememişler “sabrın sonu selamettir” diye…

 

Geçmişten bu yana kış mevsimleri bende hep umutsuz bir ruh hali yaratmıştır… hep bitmesi için günleri ve haftaları saymışımdır… bakalım bu yıl nasıl bitireceğiz bu siyah beyaz mevsimi…

 

Bahara adım atacağımız o güzel, o renkli günlere kavuşma ümidiyle hepinize Eyyub sabrı diliyorum…  

1/10/2008

KOYU YEŞİL DUVARLAR...



Çocukluğumdan hafızamda yer etmiş bir manzara vardır ki hep aynı vakitte kendini hatırlatır bana… her hatırladığımda da tüm benliğimi karşı konulmaz bir hüzün seli kaplar… adeta hipnotize olur, uzun süre kendime gelemem…

 O hüzünlü manzara çok basit bir şeydi aslında… o manzara koyu yeşil renginde bir duvardı… komşumuzun oturduğu evin koyu yeşil duvarlarıydı… 15 yaşında bir çocukken kaldığımız evin avlusunda her ikindi sonrasında yüksekçe bir yere serdiğim döşeğe sırtüstü uzanırken baktığım o koyu yeşil komşu duvarlarıydı, aradan geçen 17 sene boyunca hafızamdan hiç silinmeyen ve beni her ikindi sonrası vakitte derbeder eden…

Nasıl oluyor da bu denli etkisinde kalmışım bu manzaranın… neden aradan geçen bunca zamana rağmen kurtaramamışım kendimi bir türlü bu manzaranın etkisinden… Komşumuzun duvarları benim uzandığım avluya nisbeten hayli yüksekte idi… aramızda yüksekçe bir avlu duvarı vardı… hatta avlu duvarı komşu evin pencerelerinin yarısına kadar uzanıyordu… yani ben komşunun pencerelerinin sadece üst yarısını görebiliyordum…

O yüksek ve koyu yeşil duvarları olan evde yaşayanları hiç görmedim… onlarla hiç tanışmadım… avludayken her daim bakmama rağmen bir gün dahi o pencerelerin açıldığına şahit olmadım… bir kez dahi o evdeki perdelerin çekildiğini görmedim… bir gün olsun o evin ışıkları yanmadı… daima kapalı camlar, hiç açılmayan perdeler, hiç yanmayan ışık…

Her güneş batışında, karanlıkların her yanı sardığı akşam demlerinde, akşam kırlangıçlarının kavisler çizerek uçuştuğu o hazin vakitlerde ders çalışırken avluda ben hep o koyu yeşil duvarlara baktım durdum, içimi hep bir hüzün kapladı, gözyaşlarımı hep içime akıttım, kimseye sezdirmeden… bir kez dahi olsa bir hareket bekledim, bir kıpırtı, bir canlanma bekledim, bir ışık gözledim… ama nafile…

O koyu yeşil duvarlar sanki yüzyıllardır karanlığa gömülüydü… sanki asırlardır yalnızlığa garkolmuştu… o evin ışıkları sanki hiç yanmamıştı… o ev adeta kimsesizliğe terkedilmişti…

İşte beni o denli hüzne boğan şey kendimi o koyu yeşil duvarlı evle özdeşleştirmemden kaynaklanıyordu… kendimi o hiç açılmayan perdeler gibi görmemden dolayıydı… kendimi o hiç yanmayan ışığın yerine koymamdandı…

O metruk yeşil duvarlı ev bendim aslında… öyle yalnız, öyle terkedilmiş, öyle sessiz, öyle kimsesiz…

Kaldığımız o evden uzun yıllar önce ayrılmamıza rağmen o komşu evin koyu yeşil duvarları, açılmayan penceresi ve perdesi ile yanmayan ışığı beni her vakit hüzünlendirdi… her akşam vaktinde, karanlıkların bastırdığı her saniye, zihnimde yer eden o hazin manzara beni daima etkisi altına alıp ruhumu hırpaladı da hırpaladı…

Psikiyatristler sebepsiz yere insanların çocukluğuna inilmesi gerektiğini söylemiyorlar… kanımca da yetişkin insanların yaşadıkları her sorunun kökeninde çocukluğunda yaşadıkları yatıyordur…

Elbette benimki psikolojik bir sorun değil ama hala daha beni her güneş batışında ağlatacak kadar etkili bir şey…

Bu arada belirteyim… O koyu yeşil evde kalan komşular hiç gelmediler… çünkü Almanya’ya taşınmışlardı… avlusunda uzandığım o ev de bizden sonra yıktırıldı, dümdüz edildi… bana kalan ise sadece hazin hatıralarım oldu…      

27/9/2008

CAMA VURAN HER DAMLA…




 

Uzun süredir yağmur sesiyle uyanmamıştım… ne de çok özlemişim ahh… Bu sabah doluyla karışık öyle şiddetli bir yağmur yağıyordu ki, cama vuran her bir damla küçük bir çakıl taşı nisbetindeydi adeta… bu cümleyi yazınca hatırıma küçükken dinlediğim ancak uzun süre aramama rağmen bir daha bulamadığım bir şarkının sözleri geldi… şöyleydi:

 “yağmurun sesine bak…
Aşka davet ediyor
Cama vuran her damla
Beni harap ediyor…

Bu yağmur seni benden
Alıp götüren yağmur
Aşkımızı sel gibi
Silip götüren yağmur…

Her damlada ah ettim
Hayatıma kahrettim
O kadar yalnızım ki
Seni nasıl kaybettim…”

Yani şu anda içerisinde bulunduğum halet-i ruhiyeyi şiir mısralarına dökmek istesem, bundan iyisini asla yazamazdım… psikolojik durumumla nasıl da birebir örtüşüyor şu yürek yakan mısralar ahh…

Yağmur ve yalnızlık… her yağan yağmur bana yalnızlığımı hatırlatır, beni sonu görünmez derin girdaplara savurur durur… hele de gurbette akşamüstü çiseleyerek yağan o yağmurlar yok mu… yere düşen her damla ciğerime dökülen kezzap damlası etkisi gösterir… öyle yakar, öyle yakar…

Belki de “çivi çiviyi söker” diyerek, atmalıyım kendimi dışarı… vurmalıyım kendimi dar sokaklara… koşmalıyım, koşmalıyım, koşmalıyım… bir “amok koşucusu” gibi… tepeden tırnağa ıslanana kadar… sıcak terim serin yağmur damlalarıyla karışıncaya kadar… Acaba unutur muyum, acaba unutabilir miyim…

Yalnızlığımı, sessizliğimi, kimsesizliğimi biraz olsun unutabilmek amacıyla iki adet keklik almışım… bir karton kutu içinde besliyorum balkonda… ama onlar da yalnızlığımı paylaşma yerine kartonu yırtıp kaçmaya çalışıyorlar sürekli… üstelik açlık grevine girmişler, ne bir şey yiyorlar, ne de bir damla su içiyorlar… kekliklerin her şafak çatışında büyük bir vaveyla kopararak güzel güzel öttüklerini biliyordum… onun için almıştım onları… protesto ettiklerinden midir nedir, hiç öttüklerine şahit olmadım şu ana dek… bakalım ne yapacağız...

Acaba bu karanlık hava aydınlığa inkılab edecek mi, yağmurdan sonra… Acaba güneş yine şirin ışınlarını gönderecek mi üzerime… beni kendimden geçiren o güzelim kızıl ışınlarını… bilmiyorum, bilemiyorum…

Ben bu satırları yazarken, yağmur yine başladı… geçen her saniye şiddetini artırarak… bana mesaj verircesine…

Ama evet… Elbet bitecek bu karanlıklar… elbet rengarenk bir cümbüşe dönüşecek bu siyah beyaz iç burkucu manzaralar… bir gün olmazsa, bir gün mutlaka… bugün olmazsa, yarın mutlaka… 

O güneş doğuşunda, o karanlıkların yırtıldığı demde, hasretle beklediğimiz o baharda, elbet biz de yeşilliklerle bezeli kırlarda, binbir çiçek ve kelebekle örülü bayırlarda elele yürüyeceğiz sonsuza doğru…

İşte cama vuran her damlanın beni savurduğu duygu gelgitleri böyle dostum…

1/9/2008

HAZAN YELİ...

İşte bitti… yakıcı, bunaltıcı, travma geçirtici ağustos işte bitti… hayatımın her devresinde beni hayli zorlamış şartları ve olayları içerisinde barındırmış ağustos işte yine sessizce, haber vermeden, ardına bakmadan çıkıp gitti… beni sessizliğimle, yalnızlığımla, hüzünlerimle, gözyaşlarımla baş başa bırakıp terk edip çekip gitti…

İşte yine başlıyor hazan mevsimi… hüzün mevsimi… Susuzluktan gevşemiş, tavsamış topraklar misali, ağustosun yakıcı sıcaklıklarının sebebiyet verdiği rehavetin etkisiyle adeta sarhoş olup bitap düşmüş ruhum, hazan mevsiminde hüzün yellerine teslim olmuş, nefessiz kalmış…

Bu durumu tarife hangi dilin hangi kelimeleri kafi gelebilir, kestiremiyorum… hareket eden kervanın gerisinde kalmak gibi… uçsuz bucaksız çöl ortasında, yalnız başına… gece karanlığında yolunu kaybetmek gibi… sessiz, ürkütücü patikalarda… 36 yıl ceza yemiş bir mahkumun güneş görmeyen zindanda geçirdiği ilk günü gibi… karanlık, umutsuz, iç kemirici…

Halbuki iki buçuk düzineyi bir yıl aşmış şu hayatımda ne çok defa yaşamışım şu ayrılık hüznünü… tüm hayatım bir yerden bir yere taşınmakla geçmiş… her bir yerden ayrılırken arkamda kalanlara “elveda” demişim içim burkularak… alıştığım, benimsediğim, sevdiğim evlere, yollara, şehirlere, insanlara veda etmişim, gözyaşlarımı içime akıtarak… elimden gelse, geçmişte yaşadığım tüm evlerin, yolların fotoğraflarını çeker, bir albüm yapardım…

İşte yine bir ayrılık hüznü yaşıyorum… güzün hüznüne denk gelen… ağustosun uğursuzluğuna uğrayan… bu hüzün ağaçkakanların ağaç gövdesini tak tak tak delmeleri gibi, tahtakurtlarının içinde yaşadıkları tahtaları saniye saniye kemirmeleri gibi ruhumu delip, kemiriyor ve beni tarifi imkansız bir girdabın uzak derinliklerine yuvarlıyor…

Şimdi çöl ortasında yalnız kalanların, dağ başlarındaki patikalarda yolunu kaybedenlerin, zindan karanlıklarına garkolanlarına duyduğu korkuyu, hissettikleri hüznü yaşıyorum, kurtulmaya çalıştıkça debeleniyorum…

Hazan yeli yemiş yapraklar misali, üflesen yere düşecek halde olmamın sebebi işte budur dostum…

6/8/2008

HÜZÜN YAĞMURLARI

 

Hüznün kavşağındayım

Romantik bir ülkenin

Bulutların griliğinden

Sessizce yağmurlar yağmakta

O tenha yerlere

Bilirim…

 

Ve yağmur damlaları

Vurur geçer yüreğimin

Kırılgan notalarına

Yapraklar, çimenler

Sırılsıklam yemyeşil

Gözlerin gibi…

 

Sensiz vakitlerde

Ne zaman geçer

Ne nefes alırım

Duygular buruk

Ve bütün günler

Deniz mavisi…

 

Senden sonrası ...

Her zaman ki gibiyim

Dağınık, mağlup

Bıraktığın yerdeyim

Gözlerini arıyorum

Beyhude…

 

SIDDIK TUNCAY

8/7/2008

İŞTE BENİM '2008 HABERCİLİK ÖDÜLÜ'NE ADAYIM BU...


Yanlış okumadınız… Benim 2008 yılı “yılın habercilik ödülü”ne aday göstereceğim haber bu işte… Edebi bir eseri büyük bir ciddiyetle tetkik edip hakkında kritik yazan eleştirmenler misali vardığım sonuçları siz okuyucularımın dikkatine sunuyorum… Buyrun okuyun bakalım…
 

Önce şu fotoğrafın etkileyiciliğine bir bakın Allah aşkına… Sanki babaları, ikiz kardeşleri alıp kasabanın fotoğrafçısına götürmüş ve onlara özel bir poz verdirtmiş gibi… sağdaki kardeş karakter olarak daha mahcup gibi… soldaki daha yırtık görünüyor… nasıl bir montaj harikasıdır ki, omuzları birbirine değiyor adeta… yalnız bir şeye anlam vermekte güçlük çekiyorum ki, bir fikri olan lütfen söylesin… arka planda yer alan tren ne anlama geliyor, valla ben bunu çözemedim işte… 

Haberin içeriğine geçelim… Hangi üst düzey üniversitenin edebiyat fakültesinden mezundur ki bu muhabir, birbirinden ilginç, birbirinden süper, birbirinden egzotik kelimeleri ard arda sıralamış, kelimeleri cambaz hüneriyle dansettirmiş adeta… “Viranşehir’de Terzilik kalfası olarak çalışan Ali Atan…” Ne güzel değil mi… Üstad Fırat Bilen’in yolundan giderek bunu farklı örneklerle çeşitlendirebiliriz: marangozluk kalfası Raşit, kasaplık kalfası Rıfkı, berberlik kalfası Hüsamettin gibi… nasıl ama? Türkçe’ye yeni bir açılım getirmiş değil mi..? 

Şimdi cümleyi baştan okuyalım: “Viranşehir’de Terzilik kalfası olarak çalışan Ali Atan, Cüneyt Arkın hayranı olarak en büyük arzusu Cüneyt Arkın ile beraber olmak olduğu öğrenildi…” saçı başı dağıtmış cümleden anladığımız kalfa kardeşin Arkın’la “beraber olmak” istediği… bu nasıl bir beraberlik olacaktır, sınırları nereye kadar uzanabilecektir, orası açık değil…  cümlenin sonundaki “öğrenildi…” kelimesi kafayı duvarlara vurdurtacak cinsten… adama sorarlar… röportajı sen yapmadın mı ki başkasından duymuş gibi “öğrenildi” diyorsun be adam… neyse toyluğuna verelim, geçelim… 

Sonraki cümlenin de ondan eksik bir yanı görünmüyor… ne demek şimdi “binlerce fotoğrafları ile uyuyup kalkan Ali Atan…” herhalde şunu demek istedi muhabir içinden: “binlerce fotoğrafı ile yatıp kalkan…” farklı bir stilde yazmaya çalışmak da bir özellik yani… tebrik etmek lazım…  cümlenin devamı birden samimi üsluba tuz biber ekmiş ve Ali Atan’a bir “açıklama yaptırarak” olayı resmiyete bulamış: “VİRGA muhabirine yaptığı açıklamada…”  

Sonraki kısımda “terzilik kalfası” kardeşimiz “açıklamalarına” başlıyor: “benim en büyük iddialim Canım kadar sevdiğim Cüneyt Arkın ile birlikte olmaktır…” şu cümledeki asalete bakar mısınız… “en büyük iddialim…” burada tam olarak ne kastedildiğini anlamak için en az 45 dakika harcadım ama net bir sonuca ulaşabildiğimi söyleyemem… “İddial”den kasıt acaba “ideal” miydi, yoksa “hayal” miydi? Yoksa yazılmak istenen kelime “ideal” ama kastedilmek istenen anlam “hayal” miydi, henüz çözemedim… cümle ortasında geçen “canım” kelimesinin neden büyük harfle yazıldığı da ayrı bir muamma… acaba büyük harfle başlatılınca “canım” kelimesine daha bir sıcaklık ve samimiyet katıldığı mı düşünüldü bilemiyorum… bir de şu “Cüneyt Arkın ile birlikte olmaktır…” deyimiyle ne kastedildiği açıklanmaya şiddetle ihtiyaç duyan bir deyim… ne yana çeksen kayacak cinsten bir şey… 

Atan devam ediyor “açıklamalarına”: “bu konuda girişimlerim oldu… İstanbul’la bağlantı sağladım ama canlı olarak kendileri ile görüşme imkanım olmadı…” tam da “dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” dedirten türden bir cümle bu… adam boş durmamış yani… “girişimlerde” bulunmuş, “bağlantı da sağlamış” ama maalesef  “canlı olarak” görüşme imkanı bulamamış… vah ki vah… görsem soracağım kendisine… “canlı” olarak görüşememiş, acaba “banttan” görüşme imkanı bulmuş mu diye… sonunda da esas amacını ortaya koymuş: “bu konuda Viranşehir Gazetesi’nden yardım bekliyorum…” hani haklarını yememek lazım… adamlar talep edilen yardımı sağlamak için ellerinden geleni yapmışlar  bu haberi yayınlayarak… yahu insan bir gazeteden yardım isteyecekse daha hayırlı bir şey için yardım bekler be… gazete aracılığıyla bir ünlüyle görüşmeye çalışmaya da ilk kez şahit oluyorum doğrusu… 

Sonraki cümle tam evlere şenlik, anlayan varsa beri gelsin: “Bizleri mutlaka canlı olarak bu arzumu yerine getirmek üzere katkı sağlamalarını bekliyorum…” offf… merak ediyorum… Yaşar Kemal hayatı boyunca böyle bir cümle kurabilmiş midir acaba… Orhan Pamuk’u saymıyorum, çünkü onun cümlelerinin de bundan pek farklı oldukları söylenemez… bu cümleyi okurken zihnimde oluşan imaj nasıl biliyor musunuz… dorsesi kopmuş bir tır imajı oluşuyor zihnimde… başı başka bir yana kaymış, kuyruğu başka bir yana… “Bizleri mutlaka canlı olarak…” kısmı tırın başı… “bu arzumu yerine getirmek üzere…” tırın gövdesi… “katkı sağlamalarını bekliyorum…” da kuyruğu… ve inanır mısınız, bu cümleyi nasıl düzgün bir halde ifade edebilirim diye onca düşünmeme rağmen bunu başaramadım… geçenlerde kaza yapan arabamı hurdaya verdim… neden, çünkü düzeltileceğine dair umudum kalmamıştı… bence bu cümlenin de düzeltileceğine dair bir umut yok… hurdaya atılmaktan başka şansı yok… 

Sonraki cümle başka bir alem… “eğer böyle bir imkan olursa oğlumu da Cüneyt abinin eteğinde sünnet edeceğim…” benim kafam karıştı… insanlar çocuklarını kirvelerinin “kucağında” mı sünnet ederler, yoksa “eteğinde” mi …? İkinci husus, “sünnet edeceğim” derken arkadaş kendisi sünnetçi de, ondan mı “sünnet edeceğini” söylüyor yoksa asıl maksadı “sünnet ettirmek” mi…?  

Yani var ya, bir yazı ancak bu kadar eğlenceli olabilir… Edebiyat Ödülü adayım Üstad Fırat Bilen yazının en sonuna da kendi yorumunu yazmaktan geri kalmamış… “Bizden de girişim… İnşallah başarırız…” ne demekse… 

Siz hiç böyle bir edebiyat harikası gördünüz mü… şahsen ben Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülü kazanmasından sonra bu yazının da şansının arttığını düşünüyorum…  

Peki, siz hiç böyle bir Cüneyt Arkın sevdalısına şahit oldunuz mu… sıkı durun o zaman… asıl sürprizi açıklıyorum… Bu Cüneyt Arkın sevdalısı çocuk benim özbeöz KARDEŞİM… (gülsem mi ağlasam mı kestiremedim şimdi…)



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı